30 Nisan 2015
Türkiye’den gelen İslâmî terör çetelerinin 25 Nisan’da, Suriye’nin kuzeyindeki
Cisr el-Şuğur kasabası yakınında bulunan ve Alevilerin yaşadığı İştebrak köyünde
69 köylüyü katlettiği yolundaki haberler, Türkiye’deki sol ve devrimci-demokratik
güçlerin çok ciddi bir eksikliğine bir kez daha ayna tuttu. Cisr el-Şuğur’u hedef alan
saldırıdan bir süre önce, yani 28 Mart’ta ise, gene Türkiye’den gelen ve El Nusra
Cephesi’ne bağlı ve ağır silâhlarla donatılmış binlerce terörist yoğun çatışmalardan
sonra İdlib’i işgal etmişti. (Bu yörelerde Suriye ordusu ile İslâmî teröristler
arasındaki çatışmalar, bu satırların yazılmakta olduğu saatlerde devam ediyordu.)
Hüsnü Mahalli, bu konuyu ele alan bir yazısında şöyle diyordu:
“Suriye’de daha önce de binlerce Alevi bu teröristler tarafından katledildi.
Suriye’deki Esad yönetimi bu mezhepçi katliamları halktan saklamaya çalışıyor,
çünkü yönetim iç savaşı bir mezhep savaşı gibi görmüyor ve halk tarafından da böyle
görülmesini istemiyor.”(1) Aynı yazısında geçtiğimiz günlerde Türkiye sınırından
geçen 10 bin cihatçının İdlib’e saldırıp bu kenti ele geçirdiğini söyleyen Mahalli,
“Cisr El Şuğur operasyonun asıl hedefi Lazkiye ve Halep’tir. Bu bölgeleri ele
geçirirse Alevi katliamı yaşanır. İktidar düşerse 500 bin Alevi soykırıma uğrar”
dedikten sonra, Suriye ordusunun binlerce cihatçının yanı sıra Türk ordusuyla da
savaştığını belirtiyordu:
“İdlib bu sayede düştü. Türk ordusuna ait insansız hava araçları bu teröristlere
istihbarat sağladı. Türk ordusu Suriye ordusuna ait telsiz frekanslarını bozdu.
İdlib günlerce füzelerle vuruldu. Suriye ordusu İdlib’i sivil kayıpların artmaması
için boşalttı.”(2) Hepsinden önemlisi ise yazarın, Türkiye’deki muhalif ve sol
kamuoyunun Suriye’deki savaşa kayıtsız kaldığını belirten şu saptamasıydı:
“Suriye halkının yaşadıkları medyada yeterince yer bulmuyor, insanlar bu
konuya duyarsız kalıyor.”(3)
Aslında İdlib’de ve Cisr el-Şuğur’da yaşananlar, Mart 2011’den bu yana
Suriye’de yaşanan ve çoğu sivilleri hedef alan sayısız terör olaylarından oluşan
kanlı zincirin son halkası. Ben bu yazıda Mahalli’nin, Türkiye’deki muhalif ve
sol kamuoyunun Suriye’deki savaşa kayıtsız kaldığı yolundaki bütünüyle ve son
derece haklı sitem ve yakınmasından hareket edecek, Türkiye devrimci hareketinin
180 181
Suriye’de olup bitenler karşısındaki tutumunu ana hatlarıyla ele alacağım.
Bu tutum, en hafif ve iyimser bir anlatımla son derece yetersiz ya da duyarsız
olarak nitelenebilir. Bunun nedeni açıktır. Suriye ile 900 kilometreden fazla sınırı
olan Türkiye, en azından 2012 yılından bu yana, bu ülkedeki onlarca gerici grup ve
grupçuktan oluşan silâhlı muhalefeti siyasal, askerî, lojistik, diplomatik vb. bakımdan
desteklemektedir. Türk gericileri bu kirli işlerini, -aralarındaki bazı anlaşmazlıklara
rağmen- ABD, İsrail, Britanya, Fransa’nın yanı sıra Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün
gibi gerici bölge devletleriyle birlikte yürütüyorlar. Dünyanın pek çok ülkesinden
gelen fanatik cihatçıların -MİT’nin ve TSK’nin yardımıyla- Suriye’ye geçirildiği,
bunların Türkiye’de askerî eğitim aldığı, yaralı teröristlerin Türkiye’de tedavi
edildiği ve bu grupların karargâhlarının bir bölümünün Türkiye’de konuşlanmış
olduğu gözönüne alındığında Türkiye’nin, Şam rejimine karşı savaşan gerici ve
faşist güçlerin en önemli destek üssü ve dolayısıyla savaşın doğrudan tarafı olduğu
ortadadır.
Türkiye devrimci güçlerinin, “kendi” gerici burjuvazilerinin doğrudan tarafı
olduğu bu savaş karşısında sergiledikleri sessizlik ve onların bu konuda gösterdikleri
duyarsızlık, yanlış ve kabul edilemez bir nitelik taşır. AKP gericiliğinin ülke içindeki
konumunu Sünni gericiliğin en bağnaz yorumuna dayandırdığı ve Sünni Müslüman
olmayan hemen hemen herkesi ve özellikle de Türkiye Alevilerini karşısına
aldığı dikkate alındığında, “Suriye sorunu”nun bir bakıma bir “iç sorun” olduğu
görülecektir. Türkiye’de 2 milyona yakın Suriyeli mültecinin yaşıyor olması, Suriye
kökenli İslâmî terör örgütlerinin Türkiye’nin bir dizi ilinde açık ya da gizli hücreler
oluşturmuş olmaları, bu örgütlerin Suriye-Türkiye ve Irak-Türkiye sınırlarında
kaçak ticaretle uğraşmaları ve özellikle Suriye’de yağmaladıkları pek çok değerli
nesneyi (makinalar, antik yapıtlar, petrol, tahıl vb.) Türkiye’de ya da Türkiye
üzerinden başka ülkelere satmaları, MİT’nin ve AKP şeflerinin, bu örgütlerin
yönetici kadrolarıyla yakın ilişki içinde bulunmaları vb. bu gerçeği kanıtlamaktadır.
Az çok tutarlı bir demokratizm, bu konumda olduklarını ileri süren örgüt ve
çevreleri, özellikle “kendi” gerici ya da emperyalist burjuvazilerinin başka halklara
ve ülkelere karşı giriştiği komplo, yıkıcılık ve savaşlara karşı durmakla yükümlü
kılar. Ne yazık ki Türkiye devrimci hareketinin önemli bir bölümünün son yıllara
ilişkin pratiği, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan emperyalizm destekli gerici
ayaklanmalar ve emperyalist işgaller karşısında sessiz kalmanın da ötesine geçti ve
onu yer yer bu eylemleri destekleme noktasına kadar sürükledi. Sosyal-şoven ve
pro-emperyalist bir nitelik taşığıdı açık olan bu tutuma birkaç örnek sunalım:
“Kaddafi arkasındaki kan denizini büyüterek ayakta kalmaya çalışıyor. Bu kan
denizinin ufkundan ne doğacağını işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bilinç, eylem,
örgütlülüğünün gücü, ayaklanmanın kararlılık ve sürekliliği belirleyecek.”(4)
“(Emperyalistler- G. A.) Neoliberalizm pazarlamacısı ahmakların yutturmaya
çalıştıklarının tam tersi yönde, ‘demokratikleşmeyi’ değil Kaddafi’yi ayakta
tutabilmenin yol ve yöntemlerini arıyorlar. ABD’nin gözünde 1986’da -Reagan’ın
sözleriyle- ‘Ortadoğu’nun kudurmuş köpeği’ olan Kaddafi, bundan 22 yıl
sonra ‘kişilikli ve deneyimli insan’ payesiyle anılır oldu. Arada geçen sürede
‘Ortadoğu’nun kudurmuş köpeği’ emperyalistlerin kıçını yalayan uysal bir fino
köpeğine dönmüştü.”(5)
“Emperyalistler bugüne kadar Kaddafi ile iş birliği içerisinde ülke kaynaklarını
yağmalarken, durumun kontrolden çıkması üzerine göstermelik yaptırım kararları
aldılar.”(6)
Küresel BAK (=Barış ve Adâlet Koalisyonu) hareketi ise 1 Mart 2012’de
yaptığı açıklamada, ABD ve NATO’nun Suriye’ye müdahalesine karşı olduklarını
söyledikten sonra eleştirinin ateşini esas olarak, “Esad diktatörlüğüne” yöneltiyordu.
Baas rejimine karşı ayaklanmanın içinde daha çok, Batılı emperyalist devletlerin
ve gerici Arap rejimlerinin ajanlarının, El Kaide türünden grupların bulunduğuna
değinmeyen Küresel BAK üyelerinin Suriye’nin İstanbul Başkonsolosluğu önünde
yaptıkları eylemde okunan açıklama basında şöyle yer almıştı:
“Irak’ın işgalinin yıldönümünde yapılan eylemde, basın açıklamasını
okuyan Nilüfer Uğur Dalay, Esad diktatörlüğüne karşı Suriye’nin bir iç savaş
noktasına geldiğini belirterek, halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesini
desteklediklerini belirtti.”(7) Bildirinin yazarları, bugünkü Suriye, bölge ve dünya
konjonktüründe “Esad diktatörlüğü”nün ABD-İsrail-Türkiye-NATO-Körfez
monarşilerinin desteğiyle yıkılmasının ve yerine gerici ve/ ya da işbirlikçi bir
rejimin gelmesinin, Suriye halkının durumunu daha da kötüleştireceğinden,
Suriye’de ve bölgede emperyalist gericiliğin ve Siyonist İsrail’in konumunu daha
da güçlendireceğinden ve savaşın daha da genişlemesine yolaçacağından habersiz
gibiydiler.
Daha da önemlisi bu bildiri, Türk gericiliğini suçlamıyor ve Türkiye’nin Batılı
emperyalistlerin kuklası Suriye Ulusal Konseyi’ne ve “Özgür Suriye Ordusu” adlı
terörist örgüte ev sâhipliği yapmasına, onun elemanlarının Türkiye topraklarında
ABD, Britanya ve Fransa istihbarat örgütleri tarafından eğitilmesine, bu elemanların
Türkiye topraklarından hareketle Suriye’ye girmesine ve orada silâhlı eylem
yaptıktan sonra yeniden Türkiye’ye sığınmasına, Türkiye’den Suriye’ye silâh
ve cephane gönderilmesine, MİT’nın Suriye’de eylemler gerçekleştirmesine ve
Erdoğan ve Davutoğlu’nun Suriye’ye tehditler savurmasına vb. itiraz etmiyordu.
Kürt ulusal hareketi de benzer bir tutum sergilemişti. Örneğin bir kaynak,
Demokratik Toplum Kongresi’nin, 17 Nisan 2012’de Diyarbakır’da, bir dizi gericiİslâmcı örgütle birlikte Esad’ı ve Baas rejimini protesto etmek için düzenlediği
gösteri hakkında şunları söylüyordu:
“... bugün Diyarbakır’da Kuzey Kürdistan Kürtleri ve STK’lar Esad’a karşı
bütünleşti. Esad’a karşı başlatılan ‘Halk İsyanı’nın yıl dönümü nedeniyle bir
araya gelen STK’lara DTK Eş Genel Başkanı Aysel Tuğluk ve Diyarbakır Sur
İlçe Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş da destek verdi. Açıklamada ‘İnsanlık,
stratejik çıkarlara galip gelecek: Esad gidecek’ diyen Diyarbakır Suriye Halkı
ile Dayanışma Platformu’nun tertiplediği protestoya Mustazaf-Der, Sağlık-Sen,
Doğu-Batı Kardeşlik Platformu, Mazlum-Der, Özgür-Der, Memur-Sen, AyDer gibi STK’ların yanı sıra İbrahim Güçlü, Sıdkı Zilan ve öldürülen Kürt lider
Meşal Temo’nun posterini taşıyan DFDG’nin (=Dicle Fırat Diyalog Grubu- G. A.)
Başkanı Muhittin Batmanlı da katıldı. ‘Katil Esad, hesap verecek’, ‘Direne, direne
kazanacağız’ gibi Türkçe sloganların yanı sıra ‘Bijî Azadî, bimre Dîqdatorî’, ‘Gelê
182 183
Kûrd; hemberê Esad e’ gibi Kürtçe sloganlar da atıldı. İran ve Esad yanlısı bütün
ülkeleri kınadı. ‘Baas Rejimi’ne de, emperyalist müdahaleye de hayır’ diyen kitle;
basını ve halkı Suriye’deki halk mücadelesi ile ilgili daha da duyarlı olmaya davet
etti.”(8)
Daha sonraki yıllarda ABD ve AB emperyalistlerinin ve İslâmî terör gruplarının
tutumlarının iyice açığa çıkması bu devrimci ve ilerici güçleri bir “tarafsızlık”
konumuna yaklaştıracaktı. Örneğin Alınteri dergisi, bir başka sayısında Suriye’de
yaşanan çatışmalara değinirken şunları yazabiliyordu:
“Bu ve benzeri nedenlerle emperyalist kampların oyun arenasına dönüşen
Suriye’ye 2 yıldır kapsamlı bir askerî müdahale yapılamıyor(du). Ülke, sayısız
uğursuz aktörün en kirli-kanlı icraatlarıyla tam bir kaosa sürüklenmiş hâlde
tutuluyor(du). Bu kaos, taraflar arasındaki dengenin ifadesi oluyor, taraflar kaos
içinden konumlarını güçlendirecek sonuçlar devşirmeye çalışıyorlardı. Kâh BAAS
gericiliği hamle yapıyor, kâh Türkiye başta olmak üzere bölge gericilikleri ve
bağlaşıkları emperyalist güçlerce desteklenen çeteler...”(9)
Türkiye’deki savaş karşıtı aydınların 2 Eylül 2013’de yayınladıkları ve 11
Eylül 2013 akşamı itibariyle 2124 kişinin imzaladığı anlaşılan bildiride ise şöyle
deniyordu:
“Her konuda olduğu gibi Suriye’de yaşanan trajedi ile ilgili de iki kanlı yol
önümüze konmaktadır. ‘Askerî müdahaleye karşıysan eli kanlı diktatörden yanasın’
deniliyor. Hayır; diktatörlüğü de, diktatörün yaptığı katliamları da reddediyoruz.
Aynı şekilde Suriye’nin bombalanmasını, işgal edilmesini de asla kabul etmiyor,
çözüm olarak görmüyoruz.”(10)
Bu alıntılar bu arkadaşların, Suriye’deki çatışmaların başlamasının üzerinden
2-2.5 yıl geçtiği halde durumu kavrayamamış ve emperyalist saldırganlığa karşı
net bir tutum alamamış olduklarını gösteriyor. Kendilerine haksızlık yapmamak
için bu devrimci ve ilerici grupların daha sonraki yıllarda tutumlarını bir ölçüde
de olsa olumlu doğrultuda geliştirdiklerini, Türk gericiliğine ve İslâmî terörizme
karşı daha ileri bir tutum takındıklarını söylemek gerekir. Ancak bu “ilerleme” ne
onların Türk gericiliğinin ve onun emperyalist ve gerici ortaklarının Suriye halkının
kanını akıtmasına karşı ciddi bir eylemlilik geliştirdikleri anlamına geliyordu ve
ne de bu konuda seslerini güçlü bir biçimde yükselttikleri anlamına. Yani onlar
ABD-İsrail-AB-Türkiye-Suudi Arabistan-Katar vb. destekli İslâmî teröristlerin o
günden bu yana, değişik ulus, milliyet, din ve mezheplerden Suriye halkına karşı
gerçekleştirdikleri kıyımları, kadınları ve çocukları hedef alan bombalamaları,
okullara, camilere, kiliselere, manastırlara, türbelere vb. karşı gerçekleştirdikleri
yıkıcı eylemleri yüksek sesle ve sistemli bir biçimde kınamadıkları gibi Türkiye
işçi sınıfı ve halklarını, kanlı ellerini Suriye’ye uzatmış olan Türk gericiliğine karşı
seferber etme doğrultusunda ciddi bir çaba da harcamadılar.
(Kürt ulusal hareketinin ve onun Suriye Kürdistanı’ndaki esas temsilcisi
olan PYD’nin (=Demokratik Birlik Partisi) “üçüncü yol” adını verdiği bir yolu
savunduğunu ve IŞİD başta olmak üzere bazı İslâmî terör gruplarına karşı verdiği
görkemli ve örnek kavgaya rağmen öncelikle Suriye Kürt halkının ulusal-demokratik
taleplerini gözeten bir çizgi izlediğini biliyoruz. Bence Kürt ulusal hareketi, tersi
yöndeki savlarına rağmen, bölge halklarının emperyalizme ve dinsel ve siyasal
gericiliğe karşı genel kavgasının çıkarlarından ziyâde dar ulusal çıkarlarını gözeten
bir çizgi izlemiştir ve izlemeye de devam etmektedir. Ancak, apayrı bir yazının
konusu olmayı hak eden ve kâh Türk gericiliğiyle ve kâh ABD emperyalizmiyle
uzlaşma çabalarının karakterize ettiği bu çizgi şu an burada tartışılmayacak.)
Bu yetersizlik ya da duyarsızlığın ve hattâ bu utanç verici sessizliğin, başını
AKP’nin çektiği Türk gericiliğinin Suriye halkına karşı saldırısını daha küstah ve
daha pervasız bir tarzda sürdürmesine olanak sağladığı açıktır. Türkiye’nin devrimci
ve ilerici güçlerinin, 1970’li ya da 1980’li yıllara kıyasla daha ya da çok daha zayıf
olduğu, geniş kitleleri sokağa dökme yetisini büyük ölçüde yitirdiği söylenebilir. Bu
saptama, ana çizgileri itibariyle doğrudur. Ama bu, adıgeçen güçlerin az çok net bir
enternasyonalist ya da en azından net bir anti-faşist ve gerici savaş-karşıtı bir tutum
benimsemelerine ve sözle ve yazıyla Türk gericiliğinin saldırgan ve yayılmacı
politikalarını sistemli bir tarzda sergilemelerine hiç de engel değildi. Sözünü ettiğim
ve hiç de yeni olmayan bu edilgen ve objektif olarak sosyal-şoven tutumu daha
önceki bazı yazılarımda da ele almıştım. Örneğin, 14-15 Kasım 2011 tarih ve “Bir
ABD/ İsrail-İran Savaşına Doğru mu?” başlıklı yazımda, dünya ve Türkiye’deki
emperyalist savaş-karşıtı hareketin durumunu ele alırken şöyle demiştim:
“Ne yazık ki, tarihi yapması gereken kitleler -yeterince- ortalıkta değiller. Bu
da, dünyayı bir nükleer savaşa bile sürükleyebilecek olan emperyalist-Siyonist
saldırganların işlerini kolaylaştırıyor. 2002 sonlarında ABD ve ortakları, bir dizi yalan
eşliğinde Irak’ı hedef almaya, Saddam Hüseyin kliğini devirerek Irak’a demokrasi
getireceklerinin yaygarasını yapmaya başlamışlardı. O günlerde sokaklara dökülen
barış hareketi belki Cengiz Han’ın sürülerinin günümüzdeki karşılığı olan ABD
saldırganlarını durduramamıştı; ama bu hareket ezilen ve sömürülen kitlelerin siyasal
bilincinde bir sıçrama yaratmıştı. Ne yazık ki, yönetici kadroları burjuva-demokratik
önyargılarla sakatlanmış olan barış hareketi bu momentumu sürdüremedi; savaşı
başlatmak için kullanılan yalanların açığa çıkması, yüzbinlerce insanın ölümü,
milyonlarca insanın yaralanması ve sakatlanması, milyonlarca insanın yerini
yurdunu yitirmesi, Irak’ın doğal ve tarihsel zenginliğinin ve altyapısının yerle bir
edilmesi vb., bu hareketin bir kış uykusuna yatmasını önleyemedi. Dahası, tekelci ve
görsel medyanın yardımıyla sistemli bir dezenformasyon ve beyin yıkama etkinliği
sürdüren neo-faşist ABD emperyalizmi ve ortakları, sadece ‘kendi’ halklarına değil,
bölge halklarına da Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Somali’de vb. yaşanmış ve
yaşanmakta olan korkunç trajedileri unutturmayı hemen hemen başardı...
“Bu duyarsızlık, sessizlik ve unutkanlık, Suriye ve İran ile komşu olması ve
dahası yöneticileri ülkeyi, Suriye ve İran’a karşı emperyalist-Siyonist cephede
konuşlandırmış olan Türkiye’nin ilerici, demokrat ve barış yanlısı güçleri ve işçi
sınıfı sözkonusu olduğunda daha da vahim ve utanç verici bir nitelik kazanmaktadır.
Türk burjuva devletinin ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin peşinde sürüklenmesi
onanamaz; ama anlaşılabilir. Ne var ki aynı şeyi, Türkiye’nin ilerici, demokrat ve
barış yanlısı güçleri ve böylesi bir mâceranın bedelini kendi kanıyla ödeyecek olan
Türkiye işçi sınıfı için asla söyleyemeyiz.”
Herhâlde aklı kıt kişiler dışında hiç kimse, emperyalist ve dinsel gericiliğe
184 185
karşı söylediğim bu sözlerden benim; Saddam Hüseyin, Beşar Esad, Muammer
Kaddafi gibi liderlerin ve onların yönettiği rejimlerin siyasal çizgileri ve
uygulamalarını onadığım sonucunu çıkarmayacaktır. İkinci Dünya Savaşı’na giden
yolda dönemin komünist partileri; İtalyan faşistlerinin Etyopya ve Arnavutluk’u,
Japon militaristlerinin Çin’i ve Hitler Almanyası’nın Polonya’yı işgal etmesini
vb. hiçbir komplekse kapılmaksızın lânetlemişlerdi. Tutarlı demokratizm, geri ve
bağımlı ülkelerin emperyalist işgal, saldırı ve müdahalelere uğramaları hâlinde,
saldırgan devletlerin yenilgiye uğramasından yana olmayı gerektirir. Emperyalist
saldırganlığa karşı böyle bir tutum almak; 1930’ların Etyopya, Arnavutluk,
Çin, Polonya gibi ülkelerinin ve 2000’lerin Irak, Suriye, Libya gibi ülkelerinin
halklarının, başlarındaki gerici, despotik ve faşist rejimleri yıkma hakkından yana
olmakla hiçbir biçimde çelişmez.
Bu yazıda sunduğum verilerin ışığında, geçmişe kıyasla büyük ölçüde zayıflamış
bulunan Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesinin, 1960’larının sonları ve
1970’lerin başlarının üç ana devrimci hareketinin (TKP/ M-L, THKO, THKP-C)
devrimci geleneklerine sırtını dönmüş olduğunu söylemek herhâlde haksızlık
olmayacaktır. Bu sırt dönüşün sonuçlarından biri de, bir yandan Türk egemen
sınıflarına, bir yandan da emperyalist saldırganlığa ve emperyalist savaşlara karşı
net ve uzlaşmaz bir tavır alma konusundaki kararsızlıktır. Marksist literatürde
bunun adı bellidir: Tasfiyecilik. Çoğu kez sanıldığı gibi tasfiyecilik öncelikle, illegal
çalışma ve örgütlenmeyi yadsımak ya da örgütlü çalışmanın dışında kalmak değildir;
örgütsel ve siyasal tasfiyeciliği de içeren tasfiyeciliğin özü ve temeli ideolojik
tasfiyeciliktir. Lenin tasfiyeciliği, “proletarya üzerindeki burjuva etkisi” olarak
tanımlamıştı. “Burjuva ideolojisinin etkisini ve küçük burjuva ruh hâlini proletarya
hareketine taşımak” biçiminde de tanımlayabileceğimiz tasfiyeciliğin özü ve temeli,
Marksizm-Leninizmin ilkelerini açık ya da üstü örtülü bir biçimde reddetmek, onun
yerine burjuva ideolojisinin şu ya da bu varyantını geçirmektir.
Anlı şanlı örgütlerin; özgüvenden yoksun hâle gelmeleri ve/ ya da Kürt ulusal
hareketine yaslanarak politika yapmaları, sınıfsal ölçütlerin (burjuvazi, proletarya
vb.) yerine kimlik ölçütlerini (kadın, Kürt, Alevi vb.) geçirmeleri ya da ulusal
harekete öykünerek kendi programlarında yazılı uzun erimli hedeflerini (proleter
diktatörlüğü, sınıfsız toplum vb.), hattâ devrimci zorun rolünü unutarak her derde
deva bir “barış” ninnisiyle kendilerinden geçmeleri, onları ister istemez burjuva
demokratizmine, burjuva liberalizmine ve reformizme sürüklemektedir. Önlerine
büyük hedefler koymayan böylesi örgüt ve çevreler, kendi küçük hedeflerinin
kölesi ve tutsağı olmaya ve düzenin eklentileri hâline gelmeye mahkûmdurlar.
Oysa bugün, Ortadoğu’da ve başka yerlerde süren emperyalist saldırganlığa, ileri
kapitalist ülkelerde gelişen faşizme ve ırkçılığa, İslâm dünyasında güç kazanan
dinsel gericiliğe, nükleer silâhların da kullanılabileceği bir emperyalistlerarası savaş
tehlikesine, kapitalist-emperyalist sistemin insanlığı ve dünyayı sürüklediği çevre
felâketlerine vb. karşı koymanın sadece bir tek yolu vardır: Kapitalist-emperyalist
sistemin yıkılması, dünya ölçeğinde proleter devrimleri, Sovyet iktidarlarının
kurulması ve komünizme doğru ilerleme.
NOTLAR
(1) “Suriye’de Alevi soykırımı olabilir”, Yurt, 28 Nisan 2015.
(2) aynı yerde.
(3) aynı yerde.
(4) “Kaddafi kan dökerek kalmaya çalışıyor!”, Devrimci Proletarya, 21 Şubat 2011.
(5) “İsyandan İç Savaşa…”, Alınteri, 23 Şubat 2011.
(6) “Emperyalistler Kaddafi’ye Sırt Çeviriyor”, Kızıl Bayrak, 28 Şubat 2011.
(7) “Yine 1 Mart, yine savaşa hayır”, BİANET, 1 Mart 2012.
(8) “Kürt halkı Diyarbakır’da Beşar Esad’a karşı birleşti”, http://xn--diyarinsesi-5lgef.org/, 17 Mart
2012.
(9) “Bölgesel savaşın pimi çekiliyor!”, 26 Ağustos 2013.
(10) “Bir üçüncü yol mümkün”, Özgür Gündem, 5 Eylül 2013
Alıntı